ÜSTÂDLAR

ADEM RİSALESİ

 

                         ÂDEM RİSALESİ


Âdem ne demektir. Âdem cenabı Allahın, hüviyet ve eniyetini, kendi mazharında cem etmiş, Allahı ve Muhammedi zahir olarak kendinde açığa çıkaran demektir. Âdem, Âdemliğini bulasıya kadar, çok merhaleler katettikten sonra, Âdemiyetini bulmaktadır, yoksa her gördüğümüz insan Âdem değildir. Tin Suresi ayet 3 “Biz insanı en üstün yarattık” ifadesi, Âdem içindir, bir hadiste “kuran ile insan eşittir” buyurulmaktadır. Kuran’ın veya Âdemin tahsili 4 ilimle elde edilebilir.

1 - Şeriat

2 - Tarikat

3 - Hakikat

4 - Marifet

İlimleriyle kuranı kerim tahsil edilebilir.


Âdem demek varlığı olmayan, yok demektir. Âdem ise, işte o kendine ait varlığı olmayan mazharda, Cenâb-ı Hakk’ın Hüviyet ve Eniyetini kemâlâtıyla cem edip zuhura çıkarma mazharıdır. Bunun birine şapkasız âdem, varlığı olmayan hiç anlamına gelen Âdem demekteyiz. diyeri ise, şapkalı Âdem, yani cenabı hakkın hüviyet ve eniyyetini kendinde cem ederek açığa çıkaran mazhar anlamındadır.

Türkçede Adem yazılırken A harfinin birisine inceltme işareti olan şapka konmakta, birisine ise konmamaktadır, anlaşılması için, şapkalı veya şapkasız diyorum. Âdem kelimesi kul kökünden gelmektedir. Onun için, Âdem’de iki yön vardır:

Et ve kemik yönü olan Eniyyeti ki fânidir. Cemadat’tan Nebadat’a, oradan Hayvanat’a, oradan İnsana teşri devriyesi ile daima tebdilâta tâbi olup durmaktadır. Bugün var yarın yok olur. Ruhumuzun taşıyıcısı, hammalıdır. Günü gelince, görevini tamamlayıp, bu âlemi terk eder. Zamanla Cemadat’ta görevini bitirdiğinde, teşriye yönü ile Nebadat’a geçer. Oradan Hayvanat’a, oradan da İnsan varlığına intikal ederek teşriye devriyle, devr-i daim eder. Her bir mertebeden diğerine geçerek binlerce sene kalıp, milyonlarca parçalara ayrılarak yoluna devam eder. 

Âdem’in yaradılışı, Mekke şehrindeki Numan vadisinden melâike-i kiramdan Azrail (A.S) tarafından çamuru alınarak Allah’ın Cemâl ve Celâl elleriyle yoğrulup insan sûretinde meydana getirilmiştir, arta kalan çamurlada hakikat şehri yapılmış, buna Pir hz.leri simsime çamuru demektedir. Bu insan kalıbı üç yüz yıl ateşte pişirilmiştir, her bir yüz yılsonunda bu Âdem çamuruna “sen kimsin ben kimim” diye soru sorulmuş.

Oda, sen sensin ben benim demek suretiyle cevab vermiştir. Üçüncü yüz sonunda sen kimsin ben kimim diye Rabbı tekrar sorunca, şöyle cevap vermiştir, ben aciz bir kulum, sen ise Alemlerin Rabbı olan Allahımsın” demiştir.

İşte bu üç yüz sene ateşte pişirildikten sonra tam Rubûbîyyet hali hazır olduğu görülünce “ve nefahtü fihi min ruhi” ayeti gereğince Rabbi tarafından ona Ruhundan bir Ruh üfürülmüştür. Ef’âl yüzü, Sıfat yüzü ve Zat yüzleriyle pişirilip kemale gelen salik fena fillah olmuş olur. ”Kalbler zikirle mutmain olur. ”ayrıca” zikirle kalpler huzur ve sukûna kavuşur” Ayetlerinin bizleri ikaz ettiği gibi, Rabbımızın Ruhundan bir Ruh üfürme olmadan pişirme fırınına konmaz. Bu üç yüzyıl da piştikten sonra, ilim sahibi olan Allah, ma’lûm olan bizim, kıvama geldiğimizi, emaneti kaldırabileceğimizi görünce, Ruhundan bir Ruh üfürecektir. İşte o zaman, o salikte anne karnındaki çocuk gibi hareketler başlayacaktır. Çocuk kız ise 9 şühûd hali ile veled-i kalbin tecellisi, oğlan ise 9 şühûd ve 10 duygu zevkleri ile veled-i kalb yani kalbin oğlu zuhur edecektir. Âdem ancak bu saydığımız nefs âlemi olan fena-i tam olmadan Âdem olarak görünmeyecektir. Fakat ilk insan, Rûhullah (Allah’ın ruhu) olarak kişide kemâlâta geldiğinde kemâlât tecellileriyle bu suret ve şekillerden kendini ilân edip görünmeye başlayacaktır. 

Kemalat ve rahmaniyeti ile cami-ül esma olarak Rabbimin tek göründüğü yer insan mazharıdır. Bütün âlemi kendi inhisarı altında cem etmiş olduğu için ona insan denilmiştir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ey kişi sen âlem-i kübrasın. Kendine dikkatle bak. Cennet de sende Cehennem de sende, Sırat da sende Mizan da sende. Sen ceseden küçük bir varlıksın ama manada bütün 18 bin âlem sende toplanmıştır.” buyurmuşlardır.

 Ruhsal vücudumuz olan sîret yönümüz, bezm-i elest olan Hakk Mürşidinin dizinin dibinde, Hicr Suresi 29. ayeti “Ruhumuzdan bir ruh üfledim” gereğince, Rabbinin evvelâ zikir ruhunu üfürdüğünde, o salikte ne kadar Rabbine sevgi ve teslimiyeti varsa, o kadar onda zikir ruhu tecelli etmiş olacaktır. Hakk Mürşidi tarafından atılan bu Muhammedî zikir tohumu, ona her yerde ve işinde, Rabbi ile daima beraber olma zevkini verecek ve kendisinden zikredenin de, Rabbi olduğunu anlayacaktır. O salik Rabbini can-ı gönülden seviyorsa, Rabbinden ayrılmamak için saat gibi gönlünde zikreden Rabbini yakın takibe alarak, O’nu dinleyecek ve O’nunla daima zikirde beraber olma zevki ile dirilmiş olacaktır.

Bu zikir ruhundan sonra, onun Hakk Mürşidi, Ef’al-i İlâhiye Ruhunu, Sıfat-ı İlâhiye ve Zat-ı İlâhiye Ruhlarını üfürerek, Muhammedî tohumunu salikin gönül tarlasına ekmiş olur.

Salikler bu Muhammedî tohumunu, zikir, şuhûd ve rabıtalarla sulayıp, çapalarsa, o salikin Muhammedî vücûd ağacının, yeşerip dal ve yaprakların arasında çiçek açtığını görürüz. Artık, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Hadis-i Şerifi gereğince, kendisinin diye bildiği vücudunun Rabbinin vücudu olduğunu anlamıştır. Rabbinin ise, Kaf Suresi 16. ”Biz kulumuza şah damarından daha yakınız” ayeti gereğince, gönlünde tahtını kurduğunu, o kulundan duyan, o kulundan gören ve o kulundan her türlü icraatı yapanın Rabbi olduğunu anlamış olur. Zikir ruhundan başlayarak Ef’al-i İlâhiye ruhu, Sıfat-ı İlâhiye ruhu ve Zat-ı İlâhiye ruhuna hamile kalan salik, manevî sîret vücudunu bir anne karnındaki çocuğun birinci 40 günde kan pıhtısı, ikinci 40 günde et parçası, üçüncü 40 günde kol ve bacakları teşekkül ederek hareket ettiği gibi, hareket edecektir. Biz bu devreye Tevhide, Âdem’in Fena fillâh olan uruc seferi diyoruz.

Âdem Ruh sahibi olarak yaratılmış, fakat henüz sıfatlarından zuhur etmediği için, kendisini ispat edememektedir. Kadir Suresi 4. ”O gecede melekler ve Ruh Rabbinin izniyle fecrin doğuşuna kadar inerler” ayetinde de belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Vahdâniyyeti olan gecede, bütün sıfatlarından kemâlâtıyla zuhur edesiye kadar, Ruhun, Melek olan kuvveleriyle, Rabbinin o kişideki kabullenişi kadar sıfatlardan tecelli etmiş olur. İşte, Ruhun zuhuruna kadar Âdem’in urucu ve sıfatlardan tecellisiyle Nuzûl devresini bitirdikten sonra, Vücûd’un Vücûd’ullah olmasının Tevhîd idraki ile Âdem yaratılmış olacaktır. Yoksa bu gördüğümüz bütün insanlar Âdem değillerdir. Onun için Âdem üç nev’i dir.


1 - Surette Âdem sîrette hayvan

2 - Surette Âdem sîrette nakıs

3 - Surette Âdem sîrette de Âdem


Surette Âdem sîrette hayvan olanlar, “hay” diri demektir. ”van” varlık anlamına gelir. Yani “hayvan” diri olan canlı varlıklar demektir. Yiyen, içen, nefsanî bütün istek ve arzularını yerine getiren anlamındadır.

Sîrette nakıs olanlar da, Âdemiyet tahsilinde olup, henüz kemâlâtı elde edememiş kişilerdir.

Suret ve sîretinde Âdemiyetini bulanlar ise, Hakk Murşîdinden Ruh üfürülmüş ve Âdemiyetinin idrak kemâlâtına vâkıf olanlardır. Âdem’in bütün varlığı Hakk’ın varlığı olduğunu zevk etmiş, Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Cenâb-ı Hakk, Âdem yüzünden Zatını ilân etmiştir. Onun sureti Âdem, sîreti Hakk’tır. Yalnız ona Hakk denilmez. Âdem’in başındaki “A” Harfi Allah’ı remzeder, “dem” de zaman demektir. O dem, bu demdir. Anlayan anladı. Anlamayanlar da yalnız dinledi.

Rubûbîyyet yönü,  Araf Suresi ayet 172 “Âdemoğullarının zürriyetlerini arkalarından çıkartarak, Nefis’lerini şahit tutup, biz sizin Rabbiniz değil miyiz dedik. Evet Rabbimizsin şahit olduk dediler.”  İşte bu Rubûbîyyet (Terbiye ve irşad etmesi) yönü ile bir kâmilden insani asliyesini öğrenir. Kişi akıl baliğ olduğunda, Rabbini idrak edip bu dünya bataklığı olan esfel-i safilinden kurtulmağa başlayacaktır. Bedenin akil baliğ olması 13-14 yaştır. Fakat insan, ruhen bu yaşlarda Rabbini idrak edemiyorsa o kişi bedensel olarak akil baliğ olmuş, fakat ruhen daha Rabbini idrâk edebilecek bir durumda olmadığı için, Akıl baliğ olmamıştır. Dolayısıyla da iman edemez.

 Kişi ruhen, ister 40 ister 50 yaşlarında olsun bunu kabul edebilirse, işte onun akil baliğ olması o zamandır. Bu kişideki kabulleniş, onun artık Âdemiyetinin sırrını öğrenme yolculuğuna başlaması, bir Mürşîd-i Kâmil mazharından Rabbinin çağırması ile olacaktır.

İşte o Mürşîd-i Kâmile biat etmek için diz dize geldiği an, onun elest bezmidir. Çünkü henüz daha kendini bilmeyen bir kişi doğmamıştır ve Rabbi tarafından o andan itibaren yaratılmaya başlanacaktır. İşte zahir olarak Araf Suresi âyet 172 deki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sözünün ispatı, bir Mürşîd-i Kâmil önünde yapılmış oluyor. İrşâd ve terbiye olmak istemeyen bir kişinin, kâmil huzurunda ne işi var. Onun hâl ve kal lisanı ile bunu, kâmilin huzurunda göstermesi, imanını göstermiş oluyor.

Bizler Âdem deyince, yalnız suret yönü ile herkese Âdem gözü ile bakmaktayız. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’inde, herkese Âdem veya insan demiyor. Mısrî Niyazi Hz. leri bir ilâhîsinde:


“Kim ki Âdemliğini buldu odur Âdem,

Âdemliğini bulmayan hayvandır ancak

demiştir.


Şu halde Kur’ân'ın tabiri ile:

1 - NAS (insan toplumları)

2 - İns (nakıs olan, eksik kişiler)

3 -İnsan (sûrette de, sîrette de Âdemiyetini bulmuş, Âdemiyet sırrına vâkıf olanlar)dır.

 

Onun içi...

1 - Surette insan fakat sîrette hayvan olanlar

2 - Surette insan, sîrette nakıs olanlar eksik kişiler

3 - Surette insan olduğu gibi sîrette de, insan-ı asliyesini bulan Âdemlerdir.


Âdem bu kâinatta, en son erişilmesi gerekli olan bir varlıktır. Çünkü Cemadat, Nebâdât ve Hayvanat’ta olmayan yüce hasletler bu insan dediğimiz Âdemde mevcuttur. Bu âleme gelesiye kadar yarım devir yapan bu insan, Can kavmi, Cin kavmi ve İns kavimleri gibi merhalelerden geçerek, insanlığını bulmaktadır. Bu gün Can kavmi, Cin kavmi, İns kavmi kimlerdir.  Diye soracak olursanız;

Can kavmi: yiyip içen ve yalnız nefsi için yaşayan, Hakk ve hakikattan tamamen uzak inançsız toplumumuzdaki kişilerdir. Cin kavmi ise iki bölümde müteala edilmektedir.


1 - Süfli Cin kavmi

2 - Sünni Cin kavmi


1 - Süfli Cin kavmi:

Bunlar şeytan meşrebli, başkalarının daima kötülüklerini düşünen ve onun bunun çukurunu kazan kimselerdir. Buna vücut ülkemizde Nefsi emmare kavmide diyebiliriz. Süfli cinler, insanların nefsi Emmare şübesinden içraatlarını gösterirler, yoksa nefsi emmare nefsin en süfli sıfatıdır. İnsanlardaki bu sıfatı kullanarak, onları insanlarda görmek mümkündür.


2 - Sünni Cin kavmi:

Bunlar taklidi bir iman sahibi olmaları nedeniyle her ne kadar ibadet ve taat yapsalarda, bir türlü süfliyet vadisi olan vehim, hayal, vesvese vadisinden kurtulamayan kişilerdir. Yoksa zan ve hayellerimizde yarattığımız gözle görülemeyen latif ayrı birer varlık değillerdir; bu latif varlıklar tecelli ettiği mazharlarda, fiilleriyle kendilerini, Arif olan kardeşlerimiz tarafından daima günümüzde görülmektedir. Bunlar iman etmiş, hatta içerlerinde şeklen Hacı Hoca gibi isim almış müslüman bildiğimiz kişilerde mevcuttur.

Kuranı kerim Rahman suresi ayet 33 “Ey cin ve insan topluluğu, gücünüz yeterse göklerin ve yerin etrafından çıkıp gidin. Gidemezsiniz velevki bir sultanın güçü ile” buyurulmaktadır.

İster Cin olsun isterse, cinin alet ettiği insanlar olsun, bunlar bir Mürşidi kâmil olmadan, süfliyet vadisi “esfeli safilin” olan dünya yüzünden, letafet âlemi olan gökyüzüne çıkmaları mümkün değildir buyurulmaktadır. Herkez kendisini yakın takibe alarak baksın stres, üzüntü, keder, alamadım veremedim, mal mülk derdi, çocuk derdi gibi dünya dertleri bir kişiyi ihade etmişse, onlar daha dünyada iken Cehennemde yaşamaktadırlar. Elbette ahirettede Cehennemde olmaları mukadder olur. Zira dünya Ahiretin tarlasıdır. Burada gönül tarlasına ne ektik ise Ahirettede onu biçeriz. 

İns kavmi: Can ve Cin kavim mertebelerini geçerek, bir Mürşidi kâmile tabii olarak, Tevhid tahsiline başlamış, fakat henüz eksikliklerini tamamlayarak İnsanlığını yani Âdemliğini bulmamış Tevhid yolcularıdır. Cenabı Allah “siz bildiklerinizle amel edin Allah size bilmediklerinizi öğretecektir”.

Buyurmaktadır. İşte bu İns kavminden sonra İnsanı asliyesini bilenler, bundan sonra ancaksın insan olarak yaratılmış olacaklardır.

Rahman Suresi 1. ve 2. ayetlerde “Rahman olan Kur’ân’ı talim etti” buyruluyor. Pekii kimlere talim etti? Elbette henüz daha insanlığını bulmayan, Can kavmi, Cin kavmi ve İns kavimleri gibi çeşitli iman seviyesinde bulunan eksik olan kişilere talim etti.

Rahmâniyyet, Cenâb-ı Allah’ın kemâlât sıfatı olan Mürşîd-i Kâmillerdir. İnanan kişiler bu tahsille insanlığını bulmuş olacaktır.  Yoksa suret te İnsan, sîrette Hayvan kalınmış olunur.    Rabbinin terbiye etmesiyle, insan-ı asliyesini öğrenen bir salik, Nefsini tanımıştır. Nefsini bilen ise Rabbini bilir. O kişi Nefsine ve Rabbına arif olmuştur. İsra Suresi 85. ayette: “Bir de sana Ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin bir emridir.” buyruluyor. Peki, irşâd ve terbiye eden Mürşîd mazharından Rabbimiz bize ne emir vermektedir.

Bunu kendimize sorduğumuzda, hadisat dediğimiz bu âlem ve Âdemde, Cenâb-ı Allah’ın üç tecellisi olan, Ef’alini, Sıfatlarını ve Zatının öğrenilmesini emrettiğini görmekteyiz,  şu halde kendisindeki Ruh bu üç tecelli imiş.

Zaten kişinin kendi insan-ı asliyyesini tahsil etmesi demek, kendi diye bildiği, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı olan bu tecellileri, bilmesi, görmesi ve O’nunla O olup yaşamasından ibarettir.

Hem“la havle vela kuvvete illa billahil aziym”diyoruz. Yani “kuvvetim ve kudretim yoktur.

Bunların hepsi senindir ya Rabbi”diyoruz, hem de kendimize nisbet ediyoruz. Bu şirk olmuyor mu? Elbette şirk olmaktadır. Bunu söylemek çok kolay, fakat bu merdiven basamaklarını, teker teker çıkarak, menzile varıp Âdemiyeti bulmak çok zordur. Sabırla birlikte “mutlaka elde etmeliyim” diye azim gereklidir.

Bu kişilerin bedeninde taat, nefsinde boyun bükmek gibi küllî teslimiyet olmalıdır. Bu kurbiyet onların kalbinde, huzur ve mutluluk meydana getirecektir. Bu huzur vadisinde bulunanlarda, ruhani şuhûd olacağından, daha bu âlemde iken Cennet içinde yaşama imkânına kavuşmuş olacaklardır.

Bu kâinatta, bütün varlıklar, gayriyet vadilerinden Âdem meyvesi olabilmesi için, koşu halindedirler. Çünkü bu kâinat ağacının meyvesi Âdem’dir. Kim Âdemiyetini buldu, işte onlar murâdlarına erdiler. Kimler bulamadıysa yolda dökülenler oldular.

Tarlaya ekilen bir meyve çekirdeği bile meyve haline dönüşesiye kadar ne merhaleler geçirerek meyve olmaktadır. Aynen bunun gibi, bahçıvan olan Mürşîd-i Kâmilin, salik olan kişilerin gönül tarlasına ektiği, Âdemiyet tohumu,  birçok ibtila merhalelerinden geçerek,

Cenâb-ı Hakk’ın kul mazharındaki üç tecellisinin, Rûhullah haline dönüşmesidir. İşte Âdem’in yaratılma yeri burasıdır. Kur’ân-ı Kerim’in Bakara Suresi 30. ayet-i kerimesinde “Rabbin meleklere, ‘ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler de, biz seni hamdinle tesbih ve noksanlardan tenzih etmekte olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kan dökecek kimse mi yaratacaksın demişlerdi. Allah: ‘ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim’ buyurdu.” Buyruluyor. Bu hitap henüz daha Âdemiyetini bulmamış salik durumundaki melekleredir.

Mürşîd-i Kâmilin etrafındaki saliklerin hepsi melek durumundadır. Ayrıca, enfüsümüzde Ruh âlemi, Kalb âlemi ve Nefs âleminde bunların levhaları olarak suretleri vardır. Çünkü “Her şeyin hazinesi bizim indimizdedir” buyrulmuştur. Her şeyin malûmatı nisbetinde, Cenâb-ı Hakk’ın tecelli ettiğini Hicr Suresi 21. âyet bunu bize ispat eder.

Onun için Âdem sırrı henüz zuhura gelmeden Ruh, Rab ve Nefs âlemlerindeki suretinin vücudu, Allah’ın meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım”  demesidir.

Allah Âlim, kullar ise malûmdur. Cenâb-ı Hakk, Âlimliği ile Nefs, Kalb ve Ruh vadilerindeki, saliklerin hallerine vâkıf olduğu için, bir halife yaratacağım demiştir. Melekler bu âlemdeki bütün sırları bilemedikleri için, halifeliğe kendilerini daha uygun görmelerinden mütevellit, “Biz seni tesbih ve takdis etmekteyiz” dediler. Melek durumunda olan bir salik de, kendisinin üstünde olan kişilerin irfâniyetinden haberdar değildir. Ama kendi mertebesinin altındakilerden haberdardır. Onun için süflîyyâttaki Nefs vadisinde, Âdem’in fesat ve kan dökeceğini bildikleri için melekler, “Yeryüzünde, fesat ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın”demişlerdir. Cenâb-ı Allah da, “Sizin bilmediklerinizi ben bilirim”demiştir. Elbette her şeyin en iyisini bilen Allah’tır. Meleklerin Cenâb-ı Allah’a karşı böyle bir hitapta bulunmaları, onların itiraz etmeleri anlamına gelmektedir.

Nefsten münezzeh olan melekler, Cenâb-ı Hakk’ın yalnız emirlerini yaptıkları halde, bu mevzuda neden itiraz etmişlerdir?

Çünkü buradaki melekler, saliklerin durumunu arzetmektedir. Her salik Rabbine karşı kurbiyet içindedir. Her ne zaman içlerinden bir halife seçildiğinde, hiçapları açılmayan saliklerin, halife seçilen kişinin yüceliklerini değil de, suret yönünü görmesi nedeniyle, süflîyyât vadisi olan nefsine düşerek itiraz eder.

İşte Bakara Suresi 31. Allah Âdeme bütün isimleri öğretti. Sonra eşyayı ayette “meleklere gösterip, eğer sadıklardansanız bunların isimlerini bana haber verin buyurdu” buyruluyor. Yani Cenâb-ı Allah “allemel esma” olan bütün âlemlerin ismini Âdem’in kalbine ilka etti.

Âdem, bütün esmaları ihata eder. Nur-i Muhammedi ve esmayı Âdem sureti ile zahir oldu.


"Âdem dediğin el ayak baş değil.

Âdem Ruha denir, suret ile kaş değil

Ten, et ve deridir Ruh onun serveridir

Hakk sırrıdır Ruhsuz beden hoş değil

Ahmet sen kendini Âdem sanma

Âdem sendeki özdür, söz değil"


Hz. Muhammed (AS) mazhar-ı Zattır. Âdem ise, mazhar-ı Esmadır. Nür-i Muhammed’in bu âleme zuhuru, Âdemle olmuştur. Onun için, allemel esmanın talim edilmesi, Âdem’in ruhundan zuhura gelmiştir demektir. Resûlullah efendimiz, bir hadislerinde, (Evvelâ ma halakallahu Ruhu) “Allah evvelâ benim ruhumu yarattı” buyuruyor. Resûlullah efendimizin külli ruhu, bütün 18 bin âlemde tecelli ederek esmalar aldı. İşte bu ruhu okuyabilenler, âlemlerin esmalarını da okumuş olurlar. Aslında Ruh birdir. Parçalanma kabul etmez. Fakat tecelli ettiği mazharlarda Esma alır. Bakara Suresi ayet 32 de “Melekler: ‘seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir ilmimiz yok. Muhakkak sen her şeyi hakkıyla bilensin. Üstün hikmet sahibisin’ dediler” buyruluyor.

Çünkü melek durumunda olan bütün saliklerin, ilmel yakinlikleri, onların şuhûd sahibi olduğunu göstermez. Âdemiyet sırrına, Ruhun şuhûd zevki ile mümkün olacağından, vücûdlarında bu Âdemiyet kemâlâtsızlığının zuhuru şuhûd zevklerine sahip olmadıklarının bir ifadesidir. Allah’ın Âlim ve her şeye lâyıkıyla hâkim olduğunu bilmeleriyle de teşbih etmişlerdir. Onun için daha evvel halifeliğe bizler de lâyıkız dercesine itiraz eden Melekler, allemel esma hakkındaki bilgiyi Cenâb-ı Hakk isteyince, Zelil ve hakir olarak, mahcubiyetlerinden eksiklenerek “Ya Rabbi senin bildirmediğin bir şeyi biz bilemeyiz.” dediler.

Cenâb-ı Hakk da Bakara Suresi 33. âyette“Allah Âdeme: ‘Ey Âdem eşyanın isimlerini, meleklere haber ver’ buyurdu. Âdem de o isimleri meleklere haber verince, Allah: “Ben size söylemedim mi, göklerin ve yerin gaybını ben bilirim.

Açıkladığınızı da, gizlediğinizi de elbette ben bilirim” buyurdu. Çünkü Âdem, Âdemiyet sırrını kendi vücûd ülkesinde şuhûdla zevk etmiş idi. Bunu meleklere talim et denmedi. Çünkü sîretteki şuhûd zevkleri lütf-u İlâhiye’dir.”Cenâb-ı Allah kimlere hikmet vermişse, onlara pek çok lütuflar ihsan eder.”  ayeti bunun delilidir.

Bundan sonra Bakara Suresi ayet 34 de “Âdem sizin ulunuzdur. Ona secde edin denildiğinde, bütün melekler secde ettiler. Ancak İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi de kâfirlerden oldu.” buyruldu. Burada meleklerin secde etmeleri, bedenimizin yerlere kadar eğilme secdesi değildir. Bu secde, tâbilik ve teslimiyet secdesidir. Meleklerin hepsi, tâbi olma ve teslimiyetlerini gösterdiler. Fakat, İblis secde etmedi.

Araf Suresi 12. ayette “Allah İblis’e ben sana secde ile emretmişken, seni secde etmekten alıkoyan ne idi?” buyruldu. ”İblis şöyle dedi: Ben Âdemden hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” Ateş yandıkça alevleri yükseldiği için,  gurur ve kibri; toprak ise, alçakgönüllü olmayı, her şeyi yerine göre kabullenmeyi remzeder. Çünkü toprağa her ne atarsanız atın hiç kabul etmiyorum demez.

Buna binaen Araf Suresi 13. ayette “Allah şöyle buyurdu. Hemen in oradan, sana Cennet’te kibirlenmek gerekmez. Haydi çık. Çünkü sen hor ve bayağı kimselerdensin” buyruldu.

Nefs olan kuvve-i vehimiye, Ruhun aklı idrakini bilemez. Dolayısıyla da, Âdem’in sîretini değil, suretini gördüğü için, zannındaki Allah’a ben senden başkasına secde etmem dedi. Çünkü Âdemdeki varlığın, Hakk’ın varlığı olduğunu bilemedi. İblis ezelden Vahdet nuruna perdeli olduğu için, Cenâb-ı Hakk ona bu hasleti vermişti. Böylece İblis huzurdan kovulanlardan oldu.

Âdem Cennet-i Âlâ’da bir zamana kadar, yalnız başına yaşadı. Yalnızlıktan canı sıkılmaya başladı. Her ne kadar daimi zikirle, Hakk’tan gayri bir şey görmüyorsa da, bir arkadaş arzu ediyordu. Bir gün uykudan uyandığında, başı ucunda bir kadın gördü. Ona “Sen kimsin” diye sordu. O da: “Cenâb-ı Hakk beni sana hayat arkadaşı olarak verdi. ”dedi. Âdem de onun hayat sahibi olması nedeniyle “Havva” dedi.  Araf Suresi ayet 19 “Ey Âdem, ikiniz birlikte Cennet’te yerleşin. Dilediğiniz nimetlerden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız ki, sonra zalimlerden olursunuz”  buyruldu.

Âdem ile Havva bir zamana kadar Cennet’teki bütün nimetlerden yiyerek Cennet’te yaşadılar. Tevhîd Cennetinden kovulan İblis ise boş durmuyordu. İblis Rabbine yalvararak Araf Suresi ayet 14 “Ya Rabbi bana Kıyamete kadar ömür ve mühlet ver dedi” Araf suresi ayet 15 “Allah da‘sen mühlet verilenlerdensin” buyruldu. İblis buna binaen ayet 16 da “Yemin ederim ki, insanoğullarının doğru yolunun üzerine oturarak onlara vesvese vererek saptıracağım” dedi. Cenâb-ı Allah da Âdem ile Havva’ya, “Şeytan sizin açık bir düşmanınızdır” diyerek onlara ikazda bulundu.

Buna rağmen, İblis doğru Cennet’in kapısına giderek, içeriye girme formülleri aramaya başladı. Karşıdan yılan geliyordu. Ona “Beni de Cennet’e götür” diye dilekte bulundu. O da “Seni herkes Cennet’te tanır, ben seninle Cennet’e gidemem” dedi. İblis de “Ben senin ağzının içerisine girerek, senden gerektiği şekilde oradakilere konuşurum, beni görmedikleri için, seni konuşuyor zannederler. Dolayısıyla da beni ne görürler, ne de bilirler” dedi. Yılan da “O zaman olur” diyerek kabul etti.

İşte, dünya ehli olan yılan ağzından, Nefs-i Emmâre olan İblis insanın vücûd ülkesinde, insanın Cennet’ine girmiş olur. İblis doğru Havva’nın yanına giderek, onu kandırmaya başladı. havva’ya şöyle dedi.

Araf Suresi ayet 20 de “Rabbiniz size şu ağacı yasak etmekteki gayesi, devamlı cennette kalmamanız içindir.” dedi.” Ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” deyip,

Yemin ederek onları inandırdı. Âdem ile Havva da yasak meyveyi yiyince Araf Suresi ayet 22 deki ifade ile “yasak meyveyi yedikleri zaman, ayıp yerleri kendilerine açılıverdi”

Âdem Cenâb-ı Hakk’ın Zat’ının, Havva’da Cenâb-ı Hakk’ın sıfatının sembolüdür. Âdem akl-ı küll, Havva ise nefs-i küll tecellisidir. Aklı temsil eden Âdem nefsi temsil eden Havva’ya ve Havva’daki Nefsi emmârenin arzu ve isteklerine uydu. Dünya arzu ve isteklerini temsil eden yılanla beraber, Nefsi emmâreyi temsil eden İblis birlikte hareket ederek, Nefs-i küll mazharı olan Havva’yı tesir altına alıp akl-ı küllü temsil eden Âdem’i de Havva’ya uydurdular.

Yılan ki dünya arzu ve istekleridir, bu isteklerle birlikte akıl ve iradenin, emmâre nefse meyillenmesi, Âdem’in yasak meyve olan, benlik devresine girmesine vesile olur. Havva, ben yedim hiçbir şey olmadı dedi. Havva’nın yediği halde bir şey olmaması; aklın bir şeyi kabullenip, kalbin tasdik etmememesi, havaya bir şey olmaması demektir. Âdem’e yedirmeden, onda hiçbir değişiklik olması mümkün değildir. Zahirde bile, bir kişi başka bir kişiyi öldürmek istese, onun bu isteği fiile dökülmediği müddetçe ceza görmez.

Şühûd ve müşahede olmadan bir kişi ilimle, kendi varlığını Hakk’a verdim derse, kendinde tecelli eden Allah’ın Vahdâniyyet zuhurunu, kendine nisbet edip, “Ene” diyerek şirk işleyeceğinden, Cennet’ten çıkarılır. Zira Hakk’a nisbet edebilmesi için şühûd ve müşahedesi olması lâzım idi. Olmadığı için, Tevhîd Cennet’inden çıkarılarak, süflîyyât vadisine geri dönmüş olur.

 Rableri onlara “ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi” buyurdu. Onlar da “Ey Rabbimiz nefsimize zulmettik Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak biz ziyan edenlerden oluruz.” dediler.

Bir kişi nefsin kötü sıfatlarından sakınıp, Hakk’ın sıfatlarını zuhur ettiremezse, o zaman ziyan edenlerden olur. Dolayısıyla da Tevhîd Cennetinden mahrum edilmek üzere çıkarılır.

İşte bizler, Âdem gibi Tevhîd Cennetinden çıkarılıp çıkarılmadığımızı anlamak için:


1 - Vücudumuzla Hakk’a taatımızın yaklaşımı

2 - Ef’alde fena yaklaşımı

3 - Sıfatta fena yaklaşımı

4 - Zatta fena yaklaşımı yaptığımıza bakmalıyız


Bir Mürşidi kâmile giderek, fiziksel bedenimizi, Nefsimizi, irade ve Ruhumuzu Allah’a teslim ederek, Nefs tezkiyesi yapmadan bu saydıklarım bir kişide tecelli etmez. Taatımız, Hakk’a boyun büküp teslimiyetimizi, teslimiyet ve kurbiyetimiz, kalbimizdeki huzur ve mutluluğumuzu, kalbimizdeki huzur da, Ruhumuzdaki her tecellinin şuhûd zevkini meydana getirecektir. Yoksa süflîyyât tecellisi olan gaflet, kişiyi vehim ve hayal şeytanlarına dost yaparak Nefsanî isteklerine tabi kılar.

Halbu ki böyle kişiler kendilerini hidayet bulmuş kişiler olarak zannederler. Ne yazık ki yanlıştır. Zira vehim ve hayalin vücûd ülkesindeki sultanı “zan” iledir. Zan ise iki türlüdür:


1 - Su-i zann (kötü zan)

2 - Hüsn-ü zan (iyi zan)


Bu iyi ve kötü zanların her ikisine de itibar edilmez. Zira hakikatta bunların diyeri yoktur.

Âdem (AS) ’e Araf Suresi 24. ayette “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak oradan ininiz. Yerde sizin için, bir zamana kadar yerleşip kalmak ve yaşamak var.” buyruldu. Âdem Serendip adasına, Havva da Cidde’ye indirildi. Âdem 70 sene Rabbine yalvarıp tevbe etti.

Çünkü Bakara Suresi ayet 37 “Âdem Rabbinden bir takım kelimeler aldı. O’na yalvarıp tevbe etti. O da tevbesini kabul buyurdu. Çünkü tevbeyi çok çok kabul eden asıl esirgeyici odur.”  buyrulmuştur. 70 sene sonunda, Cenâb-ı Hakk yalvarmalarını kabul ederek, Âdem ile Havva’yı Arafat’ta birleştirdi. Sonra Müzdelife'de manen nikâhları Hz. Muhammed (AS) tarafından kıyılmıştır.

İşte günümüzde de, nefs terbiyesi görenlerin, kendi diye bildiği varlıklarının Hakk’ın varlığı olduğunu idrak ettikten sonra, Rûhullah mertebesinde Âdem’in yaratılmasını zevk edecektir. Hakk’ın zahir, halkın batın olduğu bu mertebede, kişi Havva’ya, yani, nefsine uyarsa Cennet’ten çıkarılır. Çünkü Nefs yönünden “benim”demiş olmaktadır. Bu sözü Âdem mahzarından“ Benim” diyen Cenâb-ı Hakk ise, o yasak meyvayı yemiş olmaz. Onun bu sözü kabul gördüğü için, daha üst mertebeye ancak vuslatı olabilir. Ayet-i kerimedeki yasak meyveyi yemek olarak vasıflandırıldığına göre, Âdem’in bu sözü kendisinin söylediği anlaşılmaktadır. İşte o zaman vehim, hayal gibi gaflet perdeleri kişinin şuhûdlarını yok edeceği için, o Cemalullah seyrini ona göstermeyecektir.

Âdem’le Havva’nın senelerce tövbe etmeleri, bu hicâbların kaldırılması için, canla başla Hakk yolunda çalışıp Muhammed’îliğini idrak etmelerine kadar devam eder. Yedi sıfat-ı subûtiyesinden Hakk ve hakikati şuhûd ettiğinde, bu Âdem’in Muhammed yüzü suyu hürmetine affedilmiş olur.

İşte Hakk’a ârifiyet mertebesi olan Arafat’ta, Âdem ile Havva birleşerek Müzdelife'ye geldiler. Kesret âlemindeki sıfatlardan, Ruhun tecelli etmesiyle, Muhammed’îlik zuhur eder. Böylece Âdem ile Havva’nın nikâhları da Hz. Muhammed tarafından manen kıyılmış olunur. Bir kişide, Ruh ve sıfatlar vücûdda birleşip zuhura gelince, nasıl bir Muhammedî meydana gelirse, aynen onun gibi, Ruh olan Âdem ile sıfat olan Havva da, bir vücûdda kemâlâtıyla zuhur ederse, o da Muhammedî olmuş olur. Her ikisinin birleşmesine, o vücûd vesile olduğu için, ona Muhammed bunların nikâhını kıydı denilir. Yoksa Hz. Muhammed’in yaşadığı devir ile Âdem’in yaşadığı devir, zahirde farklı zamanlarda olduğu için bu yönü ile değildir.

Araf Suresi ayet 31 “Ey Âdemoğulları, her Namazınızda, süslü elbiselerinizi giyinin. Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyrulmakla,

Cenâb-ı Hakk’a yaklaşırken, amellerde ihlâs, kurbiyette tam teslimiyet ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka, hiçbir şeyle kaim olmamak suretiyle,  Muhammed elbisesini giymek, yani şeriat elbisesini giyme diyebiliriz. Cenabı Hakk, Hakk ve hakikati müşahede ederek yaşamamızı istiyor. Çünkü bu zevkler, kalbimizle tenzih, hissimizle teşbih yapılarak zevkimizde Tevhîd olarak yaşama halidir. İşte Âdemiyet budur. Cenâb-ı Allah’ın Hüviyyet ve Eniyyet yüzlerini kendi mazharında açığa çıkarıp, şerh edenler, Âdemiyetini kazanmış olurlar.

Mısrî Niyazi Hz. leri bir ilâhîsinde şöyle diyor;


"Hakk yüzü insan yüzünden görünür,

Zatını Rahman, şeklini insan eylemiş"


İşte Âdemiyetini bulan bunlardır. Yoksa nefsan’i sıfatlardan geçmeden, yalnız ilim ile Âdemiyetin sırlarına vâkıf olanlar, Âdemiyeti bulmuş değillerdir. Zira onlar zanlarınca, Tevhidin fena mertebelerinde ilm-el yok olmuşlar, beka mertebelerinde de, Hakk’ın sıfatlarını kendi süflî sıfatlarında gizleyerek, kendilerinin hidayet bulduklarını zannederler. Zan ise vehmin başbakanıdır. Onun için Cenâb-ı Hakk cümlemize, kulluğumuzu idrak etmek ve yaşamak için, aşk versin, güç versin. Âdemiyet sırrını temkin halinde yaşatmak nasîb ve müyesser etsin.  Âmin


                                                 Ahmet ARSLAN                              


SAAT
ZİYARET BİLGİLERİ
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam126
Toplam Ziyaret132098
ÜYELİK GİRİŞİ
HAVA DURUMU
Anlık
Yarın
16° 8°
SİTE HARİTASI
TAKVİM